|
|
HAC - HAC KAPISINDAN GİRİŞ |
Dr.Senai DEMİRCİ
Yazar -Tv programcısı |
BİZ HACAA GİDİYORUZ HAC DA BİZE GELİR Mİ?
Orada burada kişisel gelişim dersi aramaya gerek yok. Hac yolculuğu keskin
sınamalardan geçtiğimiz kocaman bir gelişim fırsatıdır. İncelip incelip de
varlığımızdan koptuğumuz, çoğalıp çoğalıp varlığın kalbine taştığımız demdir
haccımız. Hac kişiliğimizi de gözden geçirme fırsatı olabilir. Haccın
rükünleri, yeni bir kişilik inşa eder içimizde.
Niyet:
Hacca niyetlenmekle, o zamana kadarki bütün niyetlerimizden vazgeçiyoruz.
Çevreden merkeze dönüyoruz; çokluktan bire varıyoruz. "La ilahe illallah"
diyerek her birimiz çok niyetlerimizi bire indiriyoruz, birini tercih edip
başkalarını terk ediyoruz. Öyleyse, tercih ettiğimiz Bir'i, terk ettiğimiz
çoklar kadar çok sevmeliyiz. Bizi, yüzümüzden parmak uçlarımıza, saç rengimizden
göz bebeğimize kadar tek ve biricik olarak var edip, çoklarını emrimize veren
Rabbimize, o çokların çokluğuna kanmayacak bir sadelikte ve içtenlikte kul olmalıyız. Bir'e olan sevgimizi çok etmeliyiz. Bir'e olan
kulluğumuzu çoğaltmalıyız. Rabbimiz için terkettiğimiz çokları terk ettiğimize
hacca gitmek kadar çokça sevinmeliyiz.
İhram:
İhram, elbiselerimizden çıkmayı gerektirdiği kadar, takındığımız
tavırlardan, benimsediğimiz hallerden soyunmayı da gerektirir. Kişiliğimizi
sadeleştirmemizi, varlığımızı durulaştırmamızı ister. Sıfatlar erir, makamlar
yıkılır, rütbeler sökülür ihramın içinde. Kategoriler iptal olur. Ayırımlar ve
sınıflar geçersizleşir. İhram, önce insan olmaya çağırır bizi. İnsan olmakta,
herkesle aynı olan yanımızı bilme, kötülük edebilir tarafımızı hatırlama, ölüme
yakın halimizi farketme saklıdır. Nasıl ki ihram bizi, sıfatlardan azade, sade
birer insan olarak resmeder, Müslüman olarak da başkalarından üstün ve ayrı
olmaya değil, herkesle bir ve birlikte olmaya teşvik eder. Mümin kardeşler
olarak, başkalarının yanındaki sıfatlarımızı soyunmuş olarak birlikteyizdir.
Kardeşlikte birbirimize karşı unvanların, makamların, rütbelerin kârı yoktur.
Neysek oyuzdur; öylece kabulleniriz birbirimizi. Zaaflarımızla, kusurlarımızla,
eksiklerimizle yanımızda tutarız sevdiklerimizi. Öyle ki başkalarına aşikâr
olmayan nice kusurlarımızla varızdır dostlarımızın yanında. Aslında, dostlukta
ve kardeşlikte birbirimize karşı ihramlıyızdır. Öyleyse, birbirimizi hesapsız
kabulleniyor olmalıyız. Yeryüzünde başka hiçbir şey olmasa, başka kimse kalmasa
da, birbirimize razı mıyız? Elimizde hiçbir şeyimiz kalmasa da, hiçbir rütbemiz
olmasa da birbirimizi değerli görüyor muyuz?
Vakfe:
Sabahtan akşama, akşamdan sabaha bir koşturma içinde geçiririz ömrümüzü.
Sürekli koşmak önerilir bize. Her anımız yetişme/ yetişememe bıçağının sırtında
kalır, bin parçaya bölünür. Bir yerlere, bir şeylere yetişiriz yetişmesine ama
kendimizle buluşamayız bir türlü. İç huzurumuzu, ruhî dinginliğimizi, kalbî
doygunluğumuzu, "bir şeylere sahip olmak, bir yerlerde bulunmak, birilerinin
yanında tarafında yakınında yer almak" diye tarif ederken, bir türlü hızına
yetişemediğimiz bir amansız koşu bandı üzerinde buluruz kendimizi. Huzur
referanslarımızın hepsini gelip geçici ötekiler, vurdumduymaz başkaları üzerine
kilitleriz. Sanki kendimiz olmaktan kaçar gibiyizdir. Burada aziz bir misafir
olduğumuzu unuturuz. Kendimizi gündelik hesapların sığlığına zincirleriz.
Varlığımızı çok şeye sahip olmanın terazisinde tartarız. Yeryüzündeki gölgemiz
gelip geçerken, niyetimizle, kulluğumuzla sonsuzluğu inşa ettiğimizi aklımızdan
çıkarıveririz. Haşr Sûresi'nde hatırlatıldığı gibi, "Allah'ı unutan insana,
Allah da kendisini unutturur." Kendisini unutan biz insanların, kendini yeniden
hatırladığı, varlığını Rabbine göre yeniden tanımladığı bir dürülüş/ duruş
mekânıdır Arafat.. Dünyanın telaşlarının dindiği, kalbimiz üzerinde yanıp duran
hırs ve haset ateşlerinin söndüğü demdir vakfe. İlk defa, açıktan ve net olarak,
Rabbimiz tarafından varlığımızın onaylandığını hissedecek bir iç yolculuğun
eşiğine taşır bizi Arefe.
Keşke şeytan hep Mına da dursa, taslanmak üzere sakince beklese her hac
mevsimini. Ne şeytan diye taşladığımız büyük, orta ve küçük taşlar, ne de eli-mizde
biriktirdiğimiz taşlar şeytandır. İmtihanımız taşlarla değil; imtihanımız
elimizle ettiklerimizle.
Müzdelife:
Ben'imizi sivrilte sivrilte başkalarına batırmalarımızın sona ermesi
umuduğu/beklendiği yer Müzdelife'dir. Müzdelife, mekân ismidir aslında. Müzdelife'de
yerine getirdiğimiz hac rüknünün adı Meş'ar'dır. Şuurlanmaya denk gelir Meş'ar.
Mahşer kalaba-lığının ortasında, gecenin koynunda çaresizliğimizi ve
yalnızlığımızı hissettiğimiz o an, varlığımızın kırılgan yanlarını yeniden
hatırlatır bize. Tevazu halini kuşanmak, alçakgönül-lülüğü baştan kazanabilmek
için, kendi zavallılığımızla tanışma yeri olmalıdır Müzdelife. Böylece
ilişkilerimizi sıfırdan başlatabilir, bize yapılan her iyiliği, hakkettiğimiz
bir şey olarak değil de bir sürpriz olarak okumaya başlarız. Sevdiklerimizin
varlığını onların mecburiyeti olarak değil de, bize sürekli ve ısrarlı
iltifatları olarak görmeye başlarız. Her yeni günü sıradan bir gün değil de,
yine, yeni, yeniden verilmiş, hak ettiğimiz değil, hakkını vermemiz gereken bir
fırsat olarak değerlendiririz. Varlıkla sözleşmemiz tazelenir. Yeni doğmuş bir
bebek heyecanıyla bakarız âleme. Üzerimizdeki sonsuz merhameti ana sütü gibi ak
ve pak tatmaya başlarız. Etrafımıza borçlu olduğumuz şefkati de bir anne gibi
gönüllü olarak vermeye hazırlanırız. Şuurlanırız; yeni baştan varlığın
içine buyur edilmiş gibi yaşamaya başlarız.
Mina:
Hiç İçinizden Taş Topladınız mı?
Gecenin orta yerinde, karanlığı nefesleriyle yırtarcasına, kötülüğü ihramlarının
hışırtısıyla koyarcasına akan insan seli, şeytanla, ilk defa bu kadar açıkça
karşı karşıya durmaya hazırlanır. Ellerinde biriktirdikleri taşlar, her birini
şeytandan uzağa fırlatmaya hazır gibi bekler. Binlerce elden bir anda hışımla
savrulan taşlar şeytan diye bellediğimiz taşların yüzünde şaklarken, bir kez
daha anlıyorsunuz ki, karanlık ışığın ışığıdır. Şeytan olmasa, iyilerin iyiliği
görünür olmayacak. Nefsin kötülüğe meyli olmasa, güzellerin güzel duruşu hep
karanlıkta kalacak.
Mina, kendimizi bir kez daha tarif ettiğimiz yerdir. Mina, yerimizi bin kez daha
bellediğimiz mekândır. Mina adının ifade ettiği gibi, şeytandan emin olma
makamıdır. Şeytan hep yanımızda ve yöremizde dururken, aldandık, kandık,
saptık, yoldan çıktık. Karşımızda apaçık bir düşman olarak göremedik onu. O
kulağımızın ardından fısıldarken, nefsimize ince ince üflerken bizden yana
duranlarla karıştırdık yüzünü, dost olanlarla bir tuttuk söylediklerini. Mina'da
şeytanın hepimizin karşısında durması özel bir imtiyazdır, tarifsiz bir
ayrıcalıktır. Şeytanın beridekiler arasından sembolik olarak sıyrılıp öteki
olması ince ve keskin bir uyanış dürtüşü dür. Elimizdeki taşlar şeytanla aramızı
açmaya ayarlıdır. Savurduğumuz taşlar karşımızda olanın karşısına savurur bizi.
Safların ilk defa gözle görülür biçimde ayrılışının tanığıdır ellerden fırlayan
taşlar. Işığın karanlıkla yatıp aydınlığı doğurma anıdır. Ne var ki, her doğum
gibi bu da sancılıdır. İçinizden bir şeylerin kopması gerekir; ta ki tam
olasınız. Karnınızdan bir şeylerin eksilmesi gerekir; ta ki kemâle eresiniz.
Mina'ya akanların eksiltecekleri şeyler ellerindedir; her bir şeytan için yedi
taş.
Safları ayrıştırmak elden taşlan fırlatmak kadar kolay bir şey olmamalı ama.
Öyleyse taşların ucu içimizde bir yere bağlı olmalı. Her taşla birlikte
şeytanın yüzüne fırlattığımız bir şeyler daha olmalı. Taşlar şeytanla aramızı
açarken, bizi şeytana yakın eyleyen şeyleri de bizden uzaklaştır-malı. Bu
yüzden, taşları Müzdelife'den ya da Arafat'tan toplarken, taşların ucuna
bağladıklarımızı da içimizden toplamalıyız.
Keşke şeytan hep Mina'da dursa, taşlanmak üzere sakince beklese her hac
mevsimini. Ne şeytan diye taşladığımız büyük, orta ve küçük taşlar, ne de
elimizde biriktirdiğimiz taşlar şeytandır. İmtihanımız taşlarla değil;
imtihanımız elimizle ettiklerimizle. İşimiz şeytanı taşlamakla bitiyor değil,
işimiz içimizde ağır taşlar gibi biriktirip katılaştırdığımız kötülükleri
içimizden savurmakla başlıyor ve hep başlıyor.
Karanlıkla yatıp kalktığınızı göstererek kanıtlayabilirsiniz ışık olduğunuzu.
Öyleyse, en az yedi tane taş toplayabilir misiniz içinizden? Hiç korkmadan,
karanlığa bulaştığınızı, kötülüğün içinize sızdığını görmek üzere içinize doğru
uzatır mısınız ellerinizi? Taşlan dışarıdan değil, içinizden toplamak üzere.
|
| |
|
|
Sesli Umre Rehberi |
|
İspatur Sesli Umre Rehberi
| | |